Bir şiir okumasını istemişsiniz kubbenizin.

Hangi romans vardıysa kafanızda.

Tac Mahal’i mi hayal ettiniz,

O iki hünkâr mahfili ile.

Sizin hünkârınız hangi hanımefendi idi ki,

Yan mahfile gelsin istediniz.

Tarihçiler, sizi suçlayıp, vehminden iki hünkâr mahfili yaptırdı dese de,

Fakat yıllar sonra gördüm ki hâlâ seçkinliğiniz, romantikliğiniz, zarafetiniz, sanatseverliğiniz sürmekte.

Ve bu, bazen insanları tedirgin etmekte.

Karşıdaki binaların restoresinde çalışan işçiler vakit namazı için geldiklerinde ne kadar mahcup oldular, o sanat şahikası eserinize taaccüb ettiler,

Üstlerindeki işçi tulumları toz toprak içinde, ayakkabıları kirece batmış, bu saray camisinde nasıl namaz kılacaklarını düşündüler kara kara.

Fakat siz bir kere yemin etmişsiniz.

Her geleni şaşırtmaya.

Cemaate sarayda namaz kıldırma utkunuzu gerçekleştirmeye.

Ben de duralamıyor değilim her seferinde.

Bir mabede mi, yoksa kasrın kabul salonuna mı geldim şaşırıyorum.

Fakat biliyorum, genç Abdülhamid’in Fatih’ten başlayıp İstanbul’daki atalarının camilerini Bayezid’i, Yavuz Selim’i, Süleymaniye’yi tek tek gezip hayranlıktan seyretmeye doyamayıp,

Yüreğinden çağıldayan sese uyup,

İstanbul’daki o güzellikler abidelerinden daha farklı bir eserin peşinde olduğunuzu.

Dönemin üzerinize yıldırımlar yağdıran batı etkisine hayranlığınızı alıp,

Geçmişin revnaklı rüzgârlarını kanatlarınıza takıp,

Hazırladığınız planı Rum mimarınıza sunup,

Ahşap işçiliği bana ait deyip kapanmıştınız marangozhaneye.

Hünkâr mahfilinin sedir ağacından kafesleri sizin el işçiliğiniz.

Neo-gotik unsurları beğenip mimarinizde yer vermenizden hicap duymanızın göstergesi, Türk evlerindeki cumbaları anımsatan çıkmaları hünkâr mahfilinde kullanmanız.  

Fakat eminim cemaatte de aynı duygular oluşmakta.

Bu nazenin mabedi izlemekten,

Cennet dekorlarını süzmekten,

Sanatseverliğinize, zarafetinize, romantikliğinize puanlar yetiştirmekten, namaz ülkesine dönememekte insanlar.

Yoksa bu yüzden mi, şehre uzak oluşundan mı her daim cemaat az.

O gün baktım da, biraz da tehlikeli buldum

Bu cennetten köşe saray caminiz,

Sanki biraz namaza nifak karıştırıyor gibi.

Sanki secdelerin ruhaniyetini azaltıyor gibi o altın varaklar.

Oysa kafanızdaki iyi niyet, altın varaklar ancak namaza yakışır deyip,

Sarayda yaşamayı belki de ar edinip, cemaate de sunmaktı bu şale mabedi.

Avludaki saat kuleniz, o küçük ince çeşme bile nazik karakterinizin yansıması.

Eserinizin ismi Hamidiye Camii olsa da, halk ona Yıldız Camii demekte.

Yıldız tepesinde, Yıldız Sarayı ile komşu olduğundan mı?

Yoksa o masal kubbenizin gökyüzünü andıran mavi zemin üzerine yıldızların nakşedilmesinden midir halkın Yıldız Camii demesinin nedeni.

Kubbedeki, Necm Sûresi’nden: “Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz”.

Ayetteki yıldızla, mavi zemindeki yıldızların harmonisi de ayrı bir harika incelik.

Son selatin camisinde çift minare geleneğinden ayrılmaktasınız, tek ve zarif minareniz ile.

1885’te hizmete giren caminiz, görkemli cuma selâmlıkları ile anılır.

Ne ki acı anılar da bulaşır.

Ermeni komitacıların 1905’teki cuma selâmlığında sultana karşı düzenlediği bombalı suikastta, nezih caminiz o gün karalar bağladı.

Tören alanında bulunan yirmi altı kişi patlamada hayatını kaybetmiş, elli sekiz kişi yaralanmıştır.

Cami çıkışında şeyhülislâm ile ayaküstü biraz fazla sohbet etmeniz, sizi suikasttan kurtarmıştır.

Yıldız Camii, bir yıldız gibi, şavkı şehre vurmaktadır.