Sıradanlaşması değil elbet acının.

Yitiklerin, felaketin, imkânsızlığın, yoksulluğun da sıradanlaşması değil.

Hayatın hızlı akışına elemler için mola vermeye fırsat bulunamaması belki.

O soba yanacak.

Genç kız belki de hayatında ilk kez almış eline baltayı.

Çadırdakilerin güçsüz bileklerinin farkında.

Kendisinin ardında bıraktığı yıllar ne de olsa az, içeridekilere göre.

Fakat geçmişteki anıları dağ gibi.

Bir zamanlar görkemli bir evlerinin olması,

Kurulu düzenlerinin saat gibi tıkır tıkır işlemesi,

Elbise dolabı, havluları, şampuanları, yüz bakım ürünleri.

Okula gittiği döndüğü vakitler.

Şimdi şu mütevazı çadırda sobaya odun yetiştirmek zorundadır.

Giysilerinden hiçbiri kalmamıştır.

Kurulu düzeni, o medeni hayatı altüst olmuştur.

Aileden kayıplarla katmerlidir acısı.

İftar vakti dağıtılan yemekleri kendi kaplarıyla alan delikanlının zoruna gitmektedir.

Bir zamanlar kendi mutfaklarında pişen aşın kıymeti hiç aklına gelmiş midir?

Nimete saygısızlık da etmemiştir lakin çeşitli kurumların aşevleri önündeki akşam kuyrukları ağırına gitmektedir.

Şehrin en pahalı pastanesi ve dondurmasına malik ünlü dondurmacı da, kuyumcu da kuyruktadır.

Şehir kalbini tuta tuta ağlamaktadır.

Kentin matemine ortak olmaya gelmiş teknik üniversiteden hoca ve öğrencileri kendi yüreklerine not bırakmaktadırlar.

“İyi ki gelmişiz, görmeden olmuyormuş.”

Biraz da utandılar,

Uçağa kampa gider gibi masa, sandalye takımı, terlik, uyku tulumu, yiyecek taşıdıklarını anımsayıp hicap duydular.

Şehrin kalbi ağrımakta ve bunu duyabilmektedirler.

İnsanoğlu devasa medeniyetler kurmuştur.

Lakin çok önemli şeyleri kulak ardı etmektedir, son zamanlarda.

Mimarlıkta hoca olan, öğrencilerine dönüp anlatıyor,

“Hattuşaş’ı anımsıyorsunuz değil mi?

Hani dizleriniz ağrımıştı genç yaşta tırmanırken.

Ne kadar zirvelerde yaşadı geçmiş uygarlıklar.”

Hoca ve öğrencileri yıkıntılar önünde derse başlıyorlar.

Oradan uzaklaşırken, anımsamaz olur muyum diyorum kendi kendime.

O soğuk Şubat günü karlar içerisindeydi ama latif havası nasıl şifa olmuştu her birimize.

Eski insanlar aklını kullanırdı.

Havası temiz, zemini sağlam yerleri yurt tutardı.

Hattuşaş, sert kayalık bir alanda 450 yıl boyunca Hitit İmparatorluğu’nun başkentidir.

Uzun surları, yüksek kuleleri, duvarların içinden geçen anıtsal geçitler hâlâ ayaktadır.

Aslanlı Kapı, Sfenks Kapısı ve Kraliyet Kapısı’nın kabartmaları, ustalık eseri taş işçiliği.

Sfenks Kapısı altındaki uzun tünel.

Bu taç gibi görkemli yapıları unutmak mümkün mü?

Hattuşaş, M.Ö. 1. 2. bin yılda Anadolu’da hükümrandı.

Siyasi ve dini bir başkentti; sarayları, tapınakları, ticaret binaları ile mimari elemanları hâlâ hayattadır.

O uzun yıllara meydan okuyan antik başkenti insan ne kadar seyretsin ki usansın.

Şimdi her türlü imkânın olduğu şu modern çağın yıkıntılar arasındaki yaralı kentinin gözyaşlarına tanık olmak çok sarsıcı.

Kurduğu medeniyeti içeriden oyup tüketen kurt, yine insanoğlu.