Hayat bazen insana koca bir aldatmaca gibi görünüyor. Sonra farklı coğrafyalara göz gezdirdiğinizde durumun biraz farklılık arz ettiğini görüyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde Amerika’da yaşayan bir genç bizim gençlere seslenmiş, “siz orada yaşamıyorsunuz, hayatta kalmaya çalışıyorsunuz” diyor ve ardından gerekçelerinden bazılarını sıralıyor. Ben de aynısını Almanya’da yaşadığım yıllarda tecrübe etmiştim. Hele şimdi bakarsanız durum çok daha vahim gibi. Sosyal haklar, iş bulma imkânı, yaşam standartları, hak ve adalet konusu, neresinden bakarsanız bakın Amerika ya da Avrupa ülkelerine göre herhangi bir üçüncü dünya ülkesinden halliceyiz.

Sonra şöyle bir geçmişe dönüp baktım ki, yahu biz yıllar öncesinde bile çok daha iyi durumdaymışız. Çocukluk yıllarımı düşündüm, bu yaklaşık 25-30 yıl öncesine denk geliyor, köyden her hafta ilçe pazarına giderdik. Mevsiminde bir çuval karpuz, bir çuval kavun alırdık, şimdi neredeyse haftalık yarım karpuz alır hale geldik. O zamanlar düğünler Cuma günü başlar Pazar günü yatsı namazına kadar devam ederdi. Bu süre içerisinde düğün evine şöyle her 3-5 kişi geldiğinde hemen önüne içerisinde et ve keşkek de olan muazzam bir sofra serilirdi. Şimdilerde düğünler nikâh salonlarında 30 dakikalık bir süre ile geçiştirilmeye başladı. Eskiden emekli olanlar emekli ikramiyesi ile bir ev bir de araba alırdı hatta asgari ücretle çalışan bir kişi, emekli olmadan önce yıllar içerisinde yavaş yavaş arsasını alır, müstakil evini yapar bitirirdi. Şimdi emekli olan bir vatandaş eli yüzü düzgün bir prefabrik ev bile alamıyor. Eskiden ne yerseniz yiyin lezzet vardı, bereket vardı, ağzımızın tadı vardı. Şimdi ise yapay bir dünyanın içerisine hapsedilmiş gibi yaşıyoruz. Eskiden çocuklarımızı özgürce sokaklara salar akşama kadar arayıp sormazdık ve zerre kadar güven problemimiz yoktu. Şimdi ise çocuklarımızı okula bile polis eşliğinde gönderip, jandarma eşliğinde geri alır hale geldik. Eskiden de gençlerimizin sorunları vardı ama içki, sigara ve özellikle uyuşturucu bu kadar etrafımızı sarmamıştı. Eskiden Ramazan aylarında lokantalar kapanır, nerede olursanız olun oruçluya saygı gösterilirdi. Şimdi yaşadığımız şehirlerde Ramazan ayının varlığını bile hissedemez hale geldik. Kısaca eskiden huzur, mutluluk ve bereketle gülen yüzler vardı, şimdi kan, gözyaşı, kaos ve tehlikeler içerisinde asılmış suratlar var.

Ak Parti iktidarının ilk yıllarından 2023 yılına kadar herkes 2023 yılını, 2023 hedeflerini konuştu. 2023 yılına geldiğimizde ise eski Türk filmlerindeki bir kamyonun kasasında Almanya’ya götürülme vaadi ile İstanbul’un Avrupa yakasında bir kırsala indirilmiş vatandaşlar gibi bulduk kendimizi. 2023 yılı şokunu atlatmaya çalışırken birden Türkiye yüzyılı diye bir şey çıktı ortaya. Evet, mevcut iktidar her zaman içi boş sloganlarla, çoğu gerçekleştirilmemiş vaatlerle seçimden seçime zaferlerle coştu ama hikâyenin sonu gerçekten hepimizin tahmininden çok daha hazin bir şekilde neticelenecek gibi duruyor.

Adaletin dibe vurduğu, insanların sokaklarda birbirini öldürdüğü bir dönemde Türkiye yüzyılını konuşuyorlar. Başıboş köpeklerin vatandaşlarımızı parçalayarak öldürdüğü ve bu sorunun bir türlü çözülemediği bir dönemde Türkiye yüzyılını konuşuyorlar. Ekonominin dibe vurduğu, adliye saraylarında icra dosyalarını koyacak yer bulunamadığı bir dönemde Türkiye yüzyılını konuşuyorlar. İşsizliğin tavan yaptığı, şirketlerin bir bir battığı, sanayicinin kan ağladığı bir dönemde Türkiye yüzyılını konuşuyorlar. Türk lirasının tarihi değer kaybının yaşandığı, enflasyonun durdurulamadığı, memleket insanının yarısından fazlasının yoksulluk sınırının altında yaşadığı bir dönemde Türkiye yüzyılını konuşuyorlar. Emeklinin kan ağladığı, çocuklarımızın sağlıklı beslenemediği, yoksulluğun, yolsuzluğun dağları aştığı bir dönemde Türkiye yüzyılını konuşuyorlar.

“Nereden nereye” derken, “hedef 2023” derken, “Türkiye yüzyılı” derken nasıl bir rezaletin içine düştüğümüzün farkında mısınız?